13 Mayıs 2010 Perşembe
İlk aklıma getirdiğim hırsızların kapıyı zorlayıp bozma ihtimaliydi. Dışarıdan komşu açmaya çalışırken bunu eledimçünkü mutlu olmamla örtüşmüyordu.
İkinci ihtimal gazetelerde yayınlanacak beni haber bültenlerine taşıyacak cinstendi. İşe gittiğimiz araba kaza yapacaktı. Ve ben evde kilitli kaldığım için kurtualacaktım. Final Destination tadındaki bu senaryo güzeldi. İnanmasak da doğaüstü olayların eğlenceli olduğunu inkar edecek değiliz.
3. senaryo, işte araba kullanırken çuvallayacağım kötü senaryoydu. Kapı bu yüzden açılmasın istiyordum. Derken kapıdaki dilin bozulduğu anlaşıldı. Üst kattaki çelik kapıcı komşu olayı çözmüştü ve ben işe gitmek üzere yoldaydım.
Mutluluğumu sevmediğim bi komşu bozmuştu. Kapı bütün gün açılmasa ne güzel uyurdum. Yoldayken komşu hakkında düşündüm de kapıyı açtığı için değil dünyanın en şeker kızına (kendi kızı) bağırırken duyduğum için ondan nefret ediyordum.
8 Şubat 2010 Pazartesi
''What the bleep (bleep, küfür yerine koyduğumuz biip sesi) do we know? '' da izlediklerim ''What da fuck'' tepkisini bende doğurmayı başardı. Kuantum, pozitif düşünce, beyin olarak birbiriyle etkileşen üç bölüme ayırmak mümkün belgeseli.
Kuantum, üzerine atıp tutabilecek yeterlilikte olmadığım bir konu.
Pozitif düşünce ise çok yaygın, popüler olmasından dolayı aşina olduğumuz bir konu. Kuantumla ilişkilendirildiğinde ilginç bir hale geliyor. Pozitif düşünce belgeseli izlemeden önce geyik uğruna harcayabileceğim bir düşünceyken uygulamasını denemeye başladığım bir konu haline geldi. Olasılıkların fiziğinde her türlü abuk düşünceye bir şans verilebilmeli diye düşündüm.
İlk uygulamam, hayatımdaki önemli olaylarda ve durumlarda en kötüyü görmekten ya da hatalar yapmaktan korkmadığım için önemsiz bir konuda gerçekleşti:
Tavla oynarken işler kötü gidiyordu. 2-0 önde olduğum oyunda arkadaşımın olağanüstü şansıyla 4-2'ye geldi. Kaybettiğim dört oyun boyunca sürekli olarak kazanacağımı söyleyip durdum. Pozitif düşünmeyi tavla üzerinde denememin nedeni bir zarı çok fazla istediğimde çok sık istediğim zarın gelmesiydi. Bunu benim kadar tavla oynamamış birinin anlaması çok zor.
Kaybettiğim dört oyun boyunca oyunu pozitif düşünerek yönlendirmeye çalıştım. Çok iyi zarlar atıp rakibimi isyan ettirmeyi başardım. Ama rakibim pozitif düşünce yolundaki tespitlerimde çok hızlı ilerlememi sağlayacak bir durumu anlamamı sağladı. O, tanıdığım en pozitif adamlardan biriydi. Sürekli güler, şikayet etmez ve hayata dair pek kaygısı yoktur. Adam benim yapmaya çalıştığım şeyi yaşıyordu. Pozitif düşüncelerimiz çakışıyordu!!
Oyun 4-2 ve ben sürekli ''ben kazanıcam, boşuna uğraşıyorsun'' demeye devam ettim. 4-3 oldu. Son oyunda mars olmak üzereyken çift atıp marstan kurtuldu. 4-4. Pozitif düşünce iyiydi. Ama her insanın pozitif düşünce seviyeleri vardı. Bunların çakıştığı durumlarda üst seviye kazanıyordu. Bilgisayar oyunlarında güçlü kahramanın kazanması gibi.
Oyunun sonucu; ben oyunu pozitif düşüncemle çevirdim ama olasılıklar evreninde yaşamamız ve arkadaşımın pozitif düşüncede yılların tecrübesi olması sonucu YENİLDİM. Ama çok da umurumda olmadı.
23 Ocak 2010 Cumartesi
Amores perros'u yıllar önce izleyip çok beğenmiştim. İkinci izleyişimde çok sıkıldım ve benimle birlikte ilk kez izleyen arkadaşım da filmi beğenmedi. O, aynı yönetmenden babel'i izlemişti yalnızca. iki film arasında 7 yıl var. İzlediğim dönemlere baktığım zaman amores perros'tan daha çok zevk aldığımdan eminim ama ikisini bugün izlediğim zaman babel'in daha iyi bi film olduğunu söyleyebilirim. Demek ki neymiş, sinemanın içinde bulunduğu devinimi anlayacak kadar film izlememiz gerekiyormuş. Çok fazla film izlersek eleştirmen zibidilere dönüşebiliriz. Çok az izlersek de amores perros'tan 2010'da zevk alan zavallı bir kişi oluruz.
Sonra kardeşim benimle kağıt oynamak istedi. pişti oynadık yendim ve o sıkıldı. Tavlayı getirdi. İnanılmaz yavaş oynadı bu sefer de ben sıkıldım. Tavla oynarken düşünecek sürem o kadar çoktu ki ben kardeşimle aramızdaki bir farkı farkedip üzülmeye başladım. Ben tavla, poker, pişti vs oyunları 5 yaşımda öğrenmeye başlamıştım ve ilkokula başladığımda bu oyunlarda uzman sayılabilirdim. Bu alışkanlığım büyüdükçe okey, king, batak, 51 vs. oyunları da kapsadı.
Üzüldüğüm nokta ise farklı. Kardeşim benden 13 yaş küçük.. Onun ikinci çocuk olma ve ebeveynlerinin yaşlı olmasından kaynaklanan şanssızlıklarını anlamam tavla oynarken dank etti. Benimle ilgilenildiği kadar onunla ilgilenilmedi ve o bunun farkında değil. İnsanların eşit olamaması cidden üzüyor beni. En azından sevdiklerimin eşit olmasını isterdim. Bu yüzden tavlada bilerek yenildim. Ruh hastalığım enteresan boyutlara ulaştı. Ders çalışmasam mı ??
17 Ocak 2010 Pazar
Dede > Edward
İlkokul 3'e giderken babam ölünce gidip müdürle konuştum. Beni okutucak kimsem yok dedim. Annem de 3 çocuğa bakmak zorundaydı. Ailenin büyükleri tek başına yapamayacağını anlayınca onu kendisi gibi biriyle evermeye karar verdiler. Hem kabullenemedim hem de üvey kardeşimi sevmemiştim. Bigün ona ''kafanı kırarım senin'' dedim; ki kırabilirdim de kuvvetim yerindeydi. Evden ayrılıp amcama yerleştim. Sümerbank'a gidip iş istedim. Bana yaşın küçük dediler. 49km yürüyüp eski evimin orda tanıdıklara yaşımı büyüttürdüm. Geri dönüp Sümerbank'ta işe başladım. Amca kumarbazdı. Ailedeki herkesin parası onun kumarına gidiyordu. Çalışmama rağmen elime geçen birşey yoktu. Ben de ayrılmaya karar verdim. Bi arkadaş da ailesinden bıkmış ben de seninle gelirim diyordu. Birlikte çıktık yola. İki arkadaş daha bize katıldı. Ama üç gün tren beklemek gerekiyordu. Ben tren biletlerini almıştım fakat çocukların aileleri polise haber vermişlerdi ve tren garında aranıyorduk. İstasyonun karşı tarafına atlayıp polislerin gitmesini bekledim. Çitin arkasına karların içine yatmış olanları izliyordum. O sırada arkadaşımı yakaladılar. Diğer ikisi ortalıkta yoktu. Polisler sadece beni arıyolardı o anda. Tren kalkmadan önce üç kere siren çalardı. İkinci çalana kadar bekledim. Sonra koşa koşa trene atladım. Gitmek kolaydı. Ne arayan ne ağlayanım vardı zaten. Trende polisle karşılaştım ama polis tanıdık çıktı ve benden şüphelenmedi. Trenle Mersin'e geçtim. Mersin'de pek iş olmadıpı için Tarsus'a oradan da Adana'ya geçtim. Peynir satan bi adama iş aradığımı anlattım. Onunla bi süre çalıştık. Bi gün fabrikaya satmak için yoğurt hazırladık fakat yoğurt bizden istediklerinden azdı. Usta yoğurda su kattı. Ben de yapma bozucaksın dedim. Fabrikaya götürdüm. Sulu olanı istemediler. Ben de ya hepsini alın ya da satmam dedim. Onlar da almadı :) Ustama anlattığımda; ben şimdi bu kadar yoğurdu ne yapıcam götür bunları ananın bi yerine dök dedi. Ben de ona annem çok uzakta o kadar uğraşmayalım sen karının orasına dökersin dedim. Hesabımı ver ben ayrılıyorum deyince ağlamaya başladı. Ama ben kimseye minnet etmezdim. Düşünmeden çıktım ordan. Sonra simit dağıtmaya başladım sabahları. Orada da uyanıklık yapan biriyle kavga edince gece uyurken battaniyemi yaktılar. O işten de çıktım. Tarlaya çapa yapmaya her zaman adam bulunurdu. Tarsus'ta kürtler birbirlerini çok kolladıkları için onların arasında da barınamadım. Ulukışla'ya dönmeye karar verdim en sonunda. İnsanların kahrı çekilcek gibi değildi. Bilet aldım ama trene yetişemedim. Ben de kızıp yürümeye başladım. Bi tepede oturup güzelce ağladım. Ulukışla'ya döndüğümde bi an yine dellendim atladım trene Kayseri'ye gittim ama pişman olup yine memlekete döndüm. 14 yaşındaydım. Sümerbank'ta tekrar çalışmaya başladım. Babannenle görüşmeye başladık. Ama fabrikada başka kızlarla konuştuğum hakkında dedikodular çıkıyordu. O kızın ablası beni tehdit etti. Güzel güzel konuştum ama sonra tekrar problem çıkardılar. Bana kalsa evlenmezdim çünkü askerlik yapmamıştım. Fabrikadaki dedikodulardan sıkılmıştım. Babanneni kaçırmak zorunda kaldım. 15 yaşındaydı. Fabrikaya girerken ''Benimle gelmek istersen fabrikaya girme düz yürü'' dedim. O da yürüdü. Kaçtıktan sonra bi süre saklandık. Ailesinin rızasını almak gerekiyordu. Polis günlerce bizi aradı. Ama tanıdıklarımız bizi sakladılar. Annesi hiçbir şekilde razı olmuyordu. Babası kabul etmişti. Ablaları da abisi de kardeşi de karşıydı. En küçük kızları oydu. Ablası firavun gibiydi. Abisi demediğini bırakmadı. Ama ben eşimi kimsenin karşısında ezdiricek adam değilim. Kimseden destek almadan sıfırdan hayat kurduk.
Bunları daha önce hiç sormamış olmam eşşeklik diye düşünüyordum. Ama kafamdan aynı anda çok fazla şey geçti. Cesaretine çok şaşırdım önce. Çalışkandı. Sonra dönemin şartları ile bugünü kıyasladım. Yazmaya üşenecek kadar çok fark buldum. Dedemin 3, babannemin 5 kardeş olduklarını biliyorum ama onları aslında çok da sevmediklerini tahmin edemedim. 8 kişinin içindeki karakterki 2 insan birbirini bulmuştu. Aklıma üstün insanı yaratmaya çalışan Hitler geldi. Birbirlerini çok seven, kimseyi takmayan, cahillik boyutunda belki ama yine de cesur iki insanın yaşadığım güne yakışmadıklarını hissettim. Sonra kitabı açtım. Bi kez daha sadece bitirmek için okuduğum için kendime kızdım. Dedemin anlattıklarını düşünürken daha çekilir bi hal aldı kitap.
15 Kasım 2009 Pazar
-kendince- kötü bi not alması onu delirtir mi? sorusu takıldı. Bu vasat bir öğrenciye mümkün değilmiş gibi geliyor ama hazırlıkta İngilizce quizinden arkadaşım 98 aldı diye hüngür hüngür ağlamıştı. Ben de 90 aldığım için sırıtıyodum o anda. Hayat bize bazı misyonlar belirlemiş gibi hissettim bi an. Sanki onun pek dışına çıkılmıyor, sanki özgürlük insanların politik hazlarını tatmin etmek için varolan bi nane.
cuma da 2012'yi izledim. ilk yarının bibuçuk saat sürmesi yıprattı beni bi de mayalardan hiç bahsetmemeleri. 3 saat sinemada geçirilecek bi süre değil bunu da anladım. film arasında evimi özledim. klişeleriny anında bikaç orjinal fikir vardı ama 2012'yi full hd evde izlemekçok akıllıca olurmuş.
25 Ağustos 2009 Salı
Bugün hava bir 20 mayıs gününde ne kadar kötü olabilirse o kadar kötüydü. KPSS denen zibidiliğe başvurma telaşım olmasa balkondan kafamı bile çıkarmazdım. Babetlerle yağmura yakalanmış bir kız gördüm ve üç saniyeliğine onunla empati kurmayı deneyince sıkıntım büsbütün arttı. (neden insanların babet giydiğini de anlayamamışımdır zaten.) Bu tip sıkıntılı atmosferdelerde her zaman olduğu gibi bu işimi halletmem de mümkün olmadı.
***
Havaalnında algılarımın sınırını zorlayan bir meslek kolu var. insanlar ülkemizi ziyarete geliyorlar ve otele gitmek için taksi tutmak yerine araç kiralıyorlar. buraya kadar absürd bi durum yok. uçak çıkışı greeterlar ellerinde kağıtlarla bi saat boyunca gelmelerini bekliyorlar.greeterlar bunları kaçırırlarsa ya da ufak bi aksaklıkta bikaç dakika bekletmek zorunda kalırlarsa bu insanların kaprisini çekmek zorundalar. bunun bi iş olması kafamı karıştırıyor. bi sırt çantasıyla taksiye atlamayıp mercedes bekleyen bi adamın egosuyla ilgili kitap yazabileceğimi düşünüyorum. ve greeter arkadaşlar ne zaman karşılamaya gitseler ben bir kez daha böyle bir iş olduğu için şaşırıyorum.
***
hayat yağlı güreş gibidir, elenseyi hızlı çekemezsen kıspetin içindeki eli hissedersin.
***
Günümüzde günahtan arınmanın yerine suçluluğun sanki bir marifetmiş gibi itiraf edilmesi geçti. Hele bir 'kendimi suçlu hissediyorum' deyin, ne sihirdir ne keramet, cezanızı çekmiş sayıyorlar. (benim olamiycak kadar güzel bi tespit)
***
Diskografisini dinlemek isteyip üşendiğim grupları buraya not aliyim: depeche mode, portishead, black heart procession, çoğunu dinlemiş olsam da tool. depeche mode fragile tension çok güzelmiş.
***
Yaptığım bi hata sonucu yıldız tilbeyi hayatıma dahil ettim. o iki lanet şarkının kafamda dönüp durmasını engelleyen tek şarkının ondkall olması da garip geliyor.
***
10 yıldan fazla süredir tanıdığım arkadaşım Mazhar Alanson'u mazhar elensın diye telafuz edince ne yapsam bilemedim. bir diğer arakdaşım da canpare büsküğsünü yabancı marka sanıp kenpeyr diye istemişti.
***
beni hiç tanımayan insanların benimle her konuyu paylaşabilecekleri kadar yakın hissetmesi durumuna alışamıyorum. bunu sadece tanıdıklarım yapsa iyi olur. evleneciği kızın hayatındaki ilk kadın olacağını söylerken gözlerin parlaması ve benden onay bekleyen bakışlar, yatmadığın bi insanla nasıl evlenebilirsin kontra sorusunu sormamı engelliyor. karşımdakinin moduna girmeyip kendim olmam lazım artık.
14 Ağustos 2009 Cuma
Arp çalan vampir olmak için atıcağım ilk adım bir arp ustası bulmak olurdu ve bunu aramaya 10 yıl harcayabilirdim. Sağda solda göreceğim herşeyi denemek isteyeceğim düşünülürse ustayla büyük zaman aralıklarıyla görüşürdüm. Pek de umurumda olmazdı.
