İşsiz olmanın verdiği saçmalama potansiyeliyle bilim adamlığı yapmaya devam ediyorum. İstanbul'un en güzide sitelerinden havuz suyu numunesi alıp ph değerlerini vs. ölçtük arkadaşımla. Kendini çok havalı sanan vasat insanların sitesinde halk kahramanları gibi karşılanmak egomu ne şekilde etkiledi, şaşkınlıktan denetleyemedim bile. 7 tane site gezdim. En tuhafı Göktürk denen yerdi. Gitmeden önce ne biçim yerdir, kim yaşar orda gibi aşağılayıcı cümleler kurdum. Bu lafları sonradan yutacağımı tahmin edemezdim. Dağın içine yerleştirilmiş, İstanbul'un trafiğinden kendini soyutlamayı başarmış bi ilçe. Sitenin havuzuna geldiğimde insanların çalışmaları gerekmeyen bi hayat kurmayı başardıklarını gördüm. Orta yaşlı adamlar, karısı ve çocuklarıyla o park senin, şu havuz benim takılıyolardı.Yöneticiye sordum: bu insanların işi nerde, burası nereye yakın gibilerinden bişeyler. Buradakiler pek işe gitmiyor, çoğu borsacı, banka genel müdürü, ya da büyük şirketlerin CEO'ları yanıtını aldım. Ne kadar çok CEO var ya. İlk duyduğumdan beri ''see you'' yu çağrıştırıyor bana. Bi süre çalışıyosun. CEO oluyosun, see you diyip kafana estiğinde işe gitmeye başlıyorsun.
Günün sonunda Kuruçeşme Divan'ın havuzuna gittik. Akşam 8'de gittiğimiz için kimse yoktu. 15 dakika kadar durduk içerde ama ömrüm birkaç yıl uzamıştır. Havuz surların dibinde, sarmaşıklar tarafından çevrelenmiş durumda ve boğaz manzarası var. Daha fazla konuşmak istemiyorum. Kendi küçük hayatıma dönmem lazım. KPSS, sonrasında iş ve diğer sıradan kaygılar...
8 Temmuz 2010 Perşembe
6 Temmuz 2010 Salı
5 Temmuz 2010 Pazartesi
güzel filmler - kötü müzikler
Milk, The Imaginarium of Dr. Parnassus, In Bruges - Unirock grupları
Milk, dünyanın en entellektüel heteroseksüel erkeğine bile başlangıçta ''noluyoruz la'' dedirtecek cinsten eşcinsel ilişkiyi gözümüze sokan bi film. Bi süre sonra alışılması için erkekler için ayrı bir soru işareti olsa da konunun çok güzel işlenmesi bu gereksiz kaygıyı hızla ortadan kaldırıyor. Oyunculuğun müthiş olması ve oyuncuların filmde işlenen karakterlerin gerçek hallerine çok benzemesi benim hoşuma giden detaylar oldu. Diğer iki film daha enteresandı onlara geçesim var.
Dr. Parnassus ve şeytan arasındaki iddia üzerinden giden film birkaç noktada kafamı karıştırdı ve forumlar bu konuda derdime derman olamadığı için film benim ilgimi üzerinde tutmaya devam ediyor. Heath Ledger performansı izlemek için heves etmişken şeytan rolündeki abiden çok iyi oyunculuk izledik. Bunu da Heath Ledger'ın çekimlerin ortasında ölmesine bağlıyorum ki ölünün arkasından konuşmuş olmayayım. Filmde doktorun yardımcısı rolünde Austin Powers Gold Member'dan hatırladığımız Verne Troyer var. Bu cücenin filmde sadık, sinirli bir cüce olduğunu görüyoruz. Benim en çok sevdiğim karakterler şeytan ve cüceydi.
In Bruges, izlediklerim içinde en güzel olanıydı. Şehrin atmosferi, filmde sürekli çalan müzik ve güçlü finaliyle unutamayacağım filmlerden biri oldu. Filmin başlarında Colin Farrell'a sinir oldum. Çünkü, rolünü çok abartılı yaptığını ve küçük bi çocuk gibi davrandığını düşünmüştüm. Fakat senaryonun ilerleyişinde neden o şekilde davrandığını çok iyi bi şekilde anlatınca sinirim geçti ve gönlümün oscarını kendisine verdim. Bu filmde de en sevdiğim karakterin bir cüce olması biraz tuhaf kabul ediyorum. Ama izlediğim iki filmde cücelerin büyük rolleri olması olasılığının azlığı da beni etkilemiştir muhakkak. Bir insanın ardarda izlediği filmlerde iki cüce olması ihtimali iki filmde amerikan başkanının zenci olması ihtimalinden bile düşük. Bu filmdeki cücenin adını imdb lütfedip sayfaya eklememiş ama ben pes etmeyip Jordan Prentice adına ulaştım. Bu cüce diğerine göre çok daha iyi çizilmiş bir karakter. Kokain içince ırkçılığı ortaya çıkan, kendi hiç gülmese de etrafındakileri güldüren sinirli bi piç.
Parnassus ve Bruges arasında Unirock vardı. Evergrey ve Amorphis'i tenzih ediyorum, kötü müziğe doyduk. Günü kurtaran kendi halinde kırmızı renkli bi mp3 playerdı. Kendisini kutluyorum.
Milk, dünyanın en entellektüel heteroseksüel erkeğine bile başlangıçta ''noluyoruz la'' dedirtecek cinsten eşcinsel ilişkiyi gözümüze sokan bi film. Bi süre sonra alışılması için erkekler için ayrı bir soru işareti olsa da konunun çok güzel işlenmesi bu gereksiz kaygıyı hızla ortadan kaldırıyor. Oyunculuğun müthiş olması ve oyuncuların filmde işlenen karakterlerin gerçek hallerine çok benzemesi benim hoşuma giden detaylar oldu. Diğer iki film daha enteresandı onlara geçesim var.
Dr. Parnassus ve şeytan arasındaki iddia üzerinden giden film birkaç noktada kafamı karıştırdı ve forumlar bu konuda derdime derman olamadığı için film benim ilgimi üzerinde tutmaya devam ediyor. Heath Ledger performansı izlemek için heves etmişken şeytan rolündeki abiden çok iyi oyunculuk izledik. Bunu da Heath Ledger'ın çekimlerin ortasında ölmesine bağlıyorum ki ölünün arkasından konuşmuş olmayayım. Filmde doktorun yardımcısı rolünde Austin Powers Gold Member'dan hatırladığımız Verne Troyer var. Bu cücenin filmde sadık, sinirli bir cüce olduğunu görüyoruz. Benim en çok sevdiğim karakterler şeytan ve cüceydi.
In Bruges, izlediklerim içinde en güzel olanıydı. Şehrin atmosferi, filmde sürekli çalan müzik ve güçlü finaliyle unutamayacağım filmlerden biri oldu. Filmin başlarında Colin Farrell'a sinir oldum. Çünkü, rolünü çok abartılı yaptığını ve küçük bi çocuk gibi davrandığını düşünmüştüm. Fakat senaryonun ilerleyişinde neden o şekilde davrandığını çok iyi bi şekilde anlatınca sinirim geçti ve gönlümün oscarını kendisine verdim. Bu filmde de en sevdiğim karakterin bir cüce olması biraz tuhaf kabul ediyorum. Ama izlediğim iki filmde cücelerin büyük rolleri olması olasılığının azlığı da beni etkilemiştir muhakkak. Bir insanın ardarda izlediği filmlerde iki cüce olması ihtimali iki filmde amerikan başkanının zenci olması ihtimalinden bile düşük. Bu filmdeki cücenin adını imdb lütfedip sayfaya eklememiş ama ben pes etmeyip Jordan Prentice adına ulaştım. Bu cüce diğerine göre çok daha iyi çizilmiş bir karakter. Kokain içince ırkçılığı ortaya çıkan, kendi hiç gülmese de etrafındakileri güldüren sinirli bi piç.
Parnassus ve Bruges arasında Unirock vardı. Evergrey ve Amorphis'i tenzih ediyorum, kötü müziğe doyduk. Günü kurtaran kendi halinde kırmızı renkli bi mp3 playerdı. Kendisini kutluyorum.
1 Temmuz 2010 Perşembe
Aktivist, aktivistim denildiğini sürekli olarak duyuyoruz. Aktivist aktivia yiyen kadın mıdır, aktif bir eşcinsel midir peki ? Hayır, aktivist eylemci demektir. Her eylem gördüğünde kaçan aktivistler olmakla her eyleme içerik gözetmeksizin katılan aktivist olmak arasında kalmak ne kadar da zor değil mi ? Unicef tabii ki çok önemli bir kurum. Türkiye'de her gün o kadar çok kaçak et kesimi yapılıyor ki birinin buna eylemlerle dur demesi lazım. İyi ki varsın Unicef. Şimdi de yabancı arkadaşlarımız için İngilizce konuşmama geçiyorum:
As we all know i live in Bayrampaşa and all kids are white. This is the real skin color. (Kolumu gösteriyorum) When i first time see a black kid i was really surprised. I don't know what happened to me but my hand started to shake , i lost my consciousness and i slapped him. From this day, i feel very close to white boys and i really like to know that they don't sleep hungry. Except black ones...
yukarıdaki saçmalıkların gerçek düşüncelerimle bi ilgisi yok tabii ki..yardım kuruluşlarının insanlara yardımı dokunduğu kadar gerçektir yazdıklarım.
As we all know i live in Bayrampaşa and all kids are white. This is the real skin color. (Kolumu gösteriyorum) When i first time see a black kid i was really surprised. I don't know what happened to me but my hand started to shake , i lost my consciousness and i slapped him. From this day, i feel very close to white boys and i really like to know that they don't sleep hungry. Except black ones...
yukarıdaki saçmalıkların gerçek düşüncelerimle bi ilgisi yok tabii ki..yardım kuruluşlarının insanlara yardımı dokunduğu kadar gerçektir yazdıklarım.
25 Haziran 2010 Cuma
Çarşamba sabahı arkadaşıma yardım etmek için maslaktaki sun plazaya gittim. Modern bi tesis kurma kaygısının yanında labirentte olduklarını farketmeyen kobay farelerin çalışması için kurulmuş bir tesis burası - cümle pek güzel olmasa da. içeri girerken retina taraması gibi teknolojik bidi bidi aletleri ve farklı bir asansör sistemi kurmuşlar. Çok alakasız bi iş için gitmiştik nasa görünümlü bu yere. Çalışanların mutlu olduklarını gözlemleyip biraz üzüldüm ama sonra vazgeçip onlar adına sevindim. Normal bi insanın çalışmak isteyebileceği bir yerdi orası. Sabah 9 da ordan çıkarken kafam biraz karışmıştı açıkçası. Ama bu daha fazla karışamayacağı anlamına gelmiyordu. Arkadaşımla Kırklareli'ne geçtik. Arıtma tesislerinden numune topladık. Sabahki plaza ile öğlen gördüğüm köylüler arasındaki geçiş türk filmlerindeki komik karakterin adımlarını sayması adımı atan amcayı gördüğümde travma yaratarak gerçekleşti. Adım hesabı ile ölçüm yapan bu amca Zeki Alasya'nın köyden indim şehire filmindeki haline benzeyince istem dışı bi şekilde dünya bi metre düşse ve sonra yerine gelse keşke dedim kendi kendime. İstediğim herkesin bi metre yükselip sonrasında kıçının üzerine düşmesi. Bunun bütün dünya üzerinde aynı anda olamayacagını farkedince dünya içine doğru çökmeli ve sonra tekrar açılmalı dedim. Kırklareli, Çorlu ve Tekirdağ'da işimiz bitince personelin üzerine taktığımız cihazları almak için tekrar maslaka gittik. Bu sefer oradaki sıradışı sisteme alışmış buldum kendimi, ve bu durumu çok yadırgadım. Keşke arıtma tesisinde çalışan adamlardan birini de yanımda getirip bi halk arasında infial yaratsaydım diye hayal ettim. Ama herkes durum normalmiş gibi ya da yaşıyor olmalarının normal olduğunu düşünüyorlarmış gibi kendi dünyası içinde harekete devam ediyordu. Behlül kaçar diyip eve döndüm.
23 Haziran 2010 Çarşamba
ilk iki satır kesin yanlış
Otobüs boş diye sevinerek başladım yolculuğuma. Oturduğum yerde 10 milyon buldum, ''aa ne süper'' dedim. Bulduğum 10 milyon yolculuk boyunca çekiceklerimin karşılığıymış meğerse. 10 dakka içinde yer vermem gerekti. Binen teyze insandan çok ağaca benziyordu, baya yaşlı olduğu için mecbur kaldım. Ayaktayken bikaç teyze itekledi beni. Sonra normal bi çocuk sonra da mongol bi çocuk üzerime bastı. Sonra ayaktayken yanıma bi amca geldi. Yer verdiğim teyze bu amcaya yer verebilirdi. Amca entti çünkü. Kırklarelili olduğunu da öğrendim entin. Sonra oturan başka bi yaşlıdan biri zenci saatçi çocuktan ent amcaya yer vermesini istedi. Zenci çocuk işaret diliyle sen kalk dedi. Ben de daha genç bi teyzeye yer vermiş bulunduğum için çok sinirlendim ama ırkçılık olucağı için bişey demedim. Sadece facebooktaki resmimi Hitler yapıcam asjflasfh. Sonra başka bir zeka özürlü çocuk beni çok kötü dirsekledi. Kadınlar ''ilerleyin biraz sadece kendinizi düşünmeyin'' temalı klasik nutuklarını çektiler. Bunun hazırlanmış metinler olduğunu ve her gün otobüste icra edilen bir oyun olduğunu düşünüyorum.
Sonra birden aklıma kuzey kore geldi. 3 gün önce portekizle oynadıkları dünya kupası maçı ülke tarihinde yayınlanan ilk maçmış. Çok şaşırdım ben bu duruma tabii ki. Biz tüm maçları canlı izliyoruz. Bi de onların izlediği ilk canlı maçta 7-0 yenilmelerine de üzüldüm. Bi süre kendi kendime komünizm ne tuhaf şey bi daha komünizm hakkında atıp tutmiyim çünkü hiçbi fikrim yok dedim. Demir perde dedim arka arkaya oniki kez falan. Bu söz grubu onlar için kullanılmıyor ama olsun duruma çok uyuyor. Tüm bunlardan sonra kendi kendime Ferhat Göçer'in son şarkısını mırıldanmaya başladım, ve bir kez daha türkçe şarkıların sözlerini neden doğru biçimde anlayamadığımı düşündüm.
Sana ait ne varsa oh iki gözüm
Hiçbir zaman gitmiyor götünden gözüm!
Asla affetmedim yemin ederim
Arkasındayım hala verdiğim sözün
Sonra birden aklıma kuzey kore geldi. 3 gün önce portekizle oynadıkları dünya kupası maçı ülke tarihinde yayınlanan ilk maçmış. Çok şaşırdım ben bu duruma tabii ki. Biz tüm maçları canlı izliyoruz. Bi de onların izlediği ilk canlı maçta 7-0 yenilmelerine de üzüldüm. Bi süre kendi kendime komünizm ne tuhaf şey bi daha komünizm hakkında atıp tutmiyim çünkü hiçbi fikrim yok dedim. Demir perde dedim arka arkaya oniki kez falan. Bu söz grubu onlar için kullanılmıyor ama olsun duruma çok uyuyor. Tüm bunlardan sonra kendi kendime Ferhat Göçer'in son şarkısını mırıldanmaya başladım, ve bir kez daha türkçe şarkıların sözlerini neden doğru biçimde anlayamadığımı düşündüm.
Sana ait ne varsa oh iki gözüm
Hiçbir zaman gitmiyor götünden gözüm!
Asla affetmedim yemin ederim
Arkasındayım hala verdiğim sözün
7 Haziran 2010 Pazartesi
İnternete girme isteğim babamın facebook tutkusuna takılmıştı. daha eski gönderilenlere bak kısmına tıklayarak internetin başlangıcına kadar dönmüştü. bari duş aliyim deyip banyoya girdim. saçımı havluya kurularken aklıma vakanüvis kelimesi geldi. kirden pislikten o ana kadar bişey düşünememişim demek ki. aklımda kaldığı kadarıyla vakanüvis tarihçi yada olayları aktaran kişi demek. bir anda şu gerçekle karşılaştım. artık tarih yazılmıyor! hepsi yazılıp bitmiş. tarihçiler artık yazılanları aktarıyorlar ya da aktarılmış olanlar üzerine yorumlarını ekliyorlar. bugün olan biteni bi kenara not alarak sonraki nesillere aktarma işi çoktan son bulmuş. istanbul'un fethini yağlı kazıklar üzerinden kaydırılan gemiler olarak özetleyen vakanüvis acaba ne içmişti? bunun üzerinde çok düşünmeye değmez çünkü her ülkenin tarihini kafası güzel insanların yazdığına herkes inanıyordur.
Duştan çıktığımda babam ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' iletisini beğendi.
Duştan çıktığımda babam ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' iletisini beğendi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
