8 Ağustos 2011 Pazartesi
20 Şubat 2011 Pazar
8 Temmuz 2010 Perşembe
Bu maçı İspanya'nın alacağını bilmek için ahtapot olmaya gerek yok
Günün sonunda Kuruçeşme Divan'ın havuzuna gittik. Akşam 8'de gittiğimiz için kimse yoktu. 15 dakika kadar durduk içerde ama ömrüm birkaç yıl uzamıştır. Havuz surların dibinde, sarmaşıklar tarafından çevrelenmiş durumda ve boğaz manzarası var. Daha fazla konuşmak istemiyorum. Kendi küçük hayatıma dönmem lazım. KPSS, sonrasında iş ve diğer sıradan kaygılar...
6 Temmuz 2010 Salı
5 Temmuz 2010 Pazartesi
güzel filmler - kötü müzikler
Milk, dünyanın en entellektüel heteroseksüel erkeğine bile başlangıçta ''noluyoruz la'' dedirtecek cinsten eşcinsel ilişkiyi gözümüze sokan bi film. Bi süre sonra alışılması için erkekler için ayrı bir soru işareti olsa da konunun çok güzel işlenmesi bu gereksiz kaygıyı hızla ortadan kaldırıyor. Oyunculuğun müthiş olması ve oyuncuların filmde işlenen karakterlerin gerçek hallerine çok benzemesi benim hoşuma giden detaylar oldu. Diğer iki film daha enteresandı onlara geçesim var.
Dr. Parnassus ve şeytan arasındaki iddia üzerinden giden film birkaç noktada kafamı karıştırdı ve forumlar bu konuda derdime derman olamadığı için film benim ilgimi üzerinde tutmaya devam ediyor. Heath Ledger performansı izlemek için heves etmişken şeytan rolündeki abiden çok iyi oyunculuk izledik. Bunu da Heath Ledger'ın çekimlerin ortasında ölmesine bağlıyorum ki ölünün arkasından konuşmuş olmayayım. Filmde doktorun yardımcısı rolünde Austin Powers Gold Member'dan hatırladığımız Verne Troyer var. Bu cücenin filmde sadık, sinirli bir cüce olduğunu görüyoruz. Benim en çok sevdiğim karakterler şeytan ve cüceydi.
In Bruges, izlediklerim içinde en güzel olanıydı. Şehrin atmosferi, filmde sürekli çalan müzik ve güçlü finaliyle unutamayacağım filmlerden biri oldu. Filmin başlarında Colin Farrell'a sinir oldum. Çünkü, rolünü çok abartılı yaptığını ve küçük bi çocuk gibi davrandığını düşünmüştüm. Fakat senaryonun ilerleyişinde neden o şekilde davrandığını çok iyi bi şekilde anlatınca sinirim geçti ve gönlümün oscarını kendisine verdim. Bu filmde de en sevdiğim karakterin bir cüce olması biraz tuhaf kabul ediyorum. Ama izlediğim iki filmde cücelerin büyük rolleri olması olasılığının azlığı da beni etkilemiştir muhakkak. Bir insanın ardarda izlediği filmlerde iki cüce olması ihtimali iki filmde amerikan başkanının zenci olması ihtimalinden bile düşük. Bu filmdeki cücenin adını imdb lütfedip sayfaya eklememiş ama ben pes etmeyip Jordan Prentice adına ulaştım. Bu cüce diğerine göre çok daha iyi çizilmiş bir karakter. Kokain içince ırkçılığı ortaya çıkan, kendi hiç gülmese de etrafındakileri güldüren sinirli bi piç.
Parnassus ve Bruges arasında Unirock vardı. Evergrey ve Amorphis'i tenzih ediyorum, kötü müziğe doyduk. Günü kurtaran kendi halinde kırmızı renkli bi mp3 playerdı. Kendisini kutluyorum.
1 Temmuz 2010 Perşembe
As we all know i live in Bayrampaşa and all kids are white. This is the real skin color. (Kolumu gösteriyorum) When i first time see a black kid i was really surprised. I don't know what happened to me but my hand started to shake , i lost my consciousness and i slapped him. From this day, i feel very close to white boys and i really like to know that they don't sleep hungry. Except black ones...
yukarıdaki saçmalıkların gerçek düşüncelerimle bi ilgisi yok tabii ki..yardım kuruluşlarının insanlara yardımı dokunduğu kadar gerçektir yazdıklarım.
25 Haziran 2010 Cuma
23 Haziran 2010 Çarşamba
ilk iki satır kesin yanlış
Sonra birden aklıma kuzey kore geldi. 3 gün önce portekizle oynadıkları dünya kupası maçı ülke tarihinde yayınlanan ilk maçmış. Çok şaşırdım ben bu duruma tabii ki. Biz tüm maçları canlı izliyoruz. Bi de onların izlediği ilk canlı maçta 7-0 yenilmelerine de üzüldüm. Bi süre kendi kendime komünizm ne tuhaf şey bi daha komünizm hakkında atıp tutmiyim çünkü hiçbi fikrim yok dedim. Demir perde dedim arka arkaya oniki kez falan. Bu söz grubu onlar için kullanılmıyor ama olsun duruma çok uyuyor. Tüm bunlardan sonra kendi kendime Ferhat Göçer'in son şarkısını mırıldanmaya başladım, ve bir kez daha türkçe şarkıların sözlerini neden doğru biçimde anlayamadığımı düşündüm.
Sana ait ne varsa oh iki gözüm
Hiçbir zaman gitmiyor götünden gözüm!
Asla affetmedim yemin ederim
Arkasındayım hala verdiğim sözün
7 Haziran 2010 Pazartesi
Duştan çıktığımda babam ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' iletisini beğendi.
29 Mayıs 2010 Cumartesi
Euro Vision Canlı Yayın ve Skor Tahminleri
Azerbaycan, kız çok güzeldi. şarkı ise o kadar değildi. Eurovision abazası diye bişey var gerçekten. ''Azerbaycanın bacaklara bak'' denildiğini duyar gibi oluyorum yurdun dörtbir yanında.
İspanya, palyaçolar şirindi sadece. derece zor görünüyor. (ben korkuyorum palyaçodan yoksa başarılı)
Norveç, şarkının sonuna doğru kendimi öldürmeyi düşündüm. adamın muazzam düzgün bi tip olmasının da bu durumda etkisi vardır kesinlikle. ama song contest arkadaşım best model yarışması değil.
Moldova, güzel hazırlanmışlar. bıdır bıdırlar. Bu arada ne güzel yayıncılıktır ya. Bizim yayın mal gibiydi. Ayrıca sahne de süper. Diğerleri thank you dememişti.
Kıbrıs, gay... Komşu olduğu için puan vericez ne acı.. Şişko vokale de takılmadım değil.
Bosna, uff ne kadar sert. heavy metal adeta.. sonda köpeğiyle sevinen kız vardı. görmek istediğimiz sahneler.
Belçika, bu kadar kötü bişeyle katılmak ne kadar büyük bi özgüven. Kokain çeksen çıkamazsın. 3 tatlı kaşığı kokaini yiyip birkaç asidi fitil olarak attıktan sonra anca çıkılır bu şarkıyla. Me and my guitar adja3h5uq.
Sırbistan, backstage de bayan sandığım insan Gogol Bordello'nun başımıza saldığı müzikle karşımızda. Slow şarkıların arasında farklı göründüğü için hakedilmemiş bi ilk 10 performansı oldu bu. Halkımızın olası yorumu: Eşcinselle katılsak ben çok utanırım nan :)
Belarus, neyin peşindesiniz ? Biraz daha slow parça dinlersem kalbimde kapanmamak üzere yaralar açılacak gibi hissediyorum. O kelebek kanatlarıyla beni kandıramazsınız.
İrlanda, yayın takılınca dj mix gibi oldu. güzel oldu. Yavaş yavaş bu yıl bi birinci çıkmayacağını düşünüyorum. Oylama yapmadan Eurovision kepenk indirebilir.
Yunanistan, hababam sınıfında ''bir de cana can katan o sevdan olmasa'' diye bi şarkı okurlardı. ah sen olmasan mahmut hoca diye sözler de değiştirilirdi. O şarkıyla katılmışlar. eğlenceli geldi baya slowlardan sonra.
Kötü ya bu adına bile bakmadım.
Georgia nere ya ? Birileri çıkıp kıçını başını sallasın istiyorum artık. Beyonce gelsin Gaga gelsin.
AHA BİZ. LALALAALAYYY ULAN NASI CANLANDIRDIK ORTAMI BEE CLAP YOUR HANDS. bildiğin kötü şarkı ya. ama diğerleri çok boktan olduğu için hakedilmemiş bi ilk 5 geliyor.
Arnavutluk, eğlenceli ya. Önceki yıllarda olsa bişi olmazdı ama bu yıl şanslılar di mi erman hocam ?
İzlanda, bence kazandılar. Kadın çok şişko olduğu için arya okur dedim ne kadar önyargılıymışım. evet şişkolara karşı önyargılıyım ama Hurley'le başlayan açılımım sürüyor.
Ukrayna, bu yıl Şehriban Coşkunfırat'ı öldüren satanist kızla katılıyor asdajr5jıa. Taksim'deki sahnenin önünde yapılan yorumları duyar gibiyim: ''Gitmek lazım babacım Ukrayna'ya''
Fransa, hareketli şarkı ama biz Beyonce tarzı insanların kıçını sallamasını beklerken bu zenci adamlar kıçını salladı. Bariz sönük geçiyo gece...
Romanya, normal ne diyim şimdi daha önce onbin kere yapılmış şarkıya..
Rusya, biz bütün rusları kadın sanıyorduk. Başlarına da yönetsin diye Putin koymuşlardı. Ama acı gerçek abazan gençliğimizin önüne bu akşam sunuldu. Taksim'de olaylar yaşandı..
Ermenistan, bunlar çok kazanıcak tipte bi şov hazırlamışlar. siyasi zibidiliklerle birlikte bunlar kazanıcak izlandadan vazgeçtim.
Almanya, şirinliğe bak ya. Kızın güzelliğinden stream patladı resmen. Taksim'den Almanya'ya oy yağıyodur. Ruslar erkek olunca oylar değişti tabi..
Portekiz, o kızın üstüne oldu mu canım. Sen söyle OLDU MU ?
İsrail, Filistinliler bu boktan şarkıya oy atsa ver elini dünya barışı...
Danimarka, ''hadi artık oylamaya geçelim'' şarkısı..
Son olarak tahminler:
1-Almanya 2-Ermenistan 3- İzlanda 4-Moldova 5- Türkiye
Oylamalarda heyecanlandığım kadar çok az şeyde heyecanlanıyorum. Bunun sebebini ve heyecanlanma derecemi sorgulamalıyım. Ve de son olarak komşusu olmayan bi ülke olsa dünyada ve bu yarışmaya katılsa ne kötü olur dimi onlar için.
24 Mayıs 2010 Pazartesi
13 Mayıs 2010 Perşembe
İlk aklıma getirdiğim hırsızların kapıyı zorlayıp bozma ihtimaliydi. Dışarıdan komşu açmaya çalışırken bunu eledimçünkü mutlu olmamla örtüşmüyordu.
İkinci ihtimal gazetelerde yayınlanacak beni haber bültenlerine taşıyacak cinstendi. İşe gittiğimiz araba kaza yapacaktı. Ve ben evde kilitli kaldığım için kurtualacaktım. Final Destination tadındaki bu senaryo güzeldi. İnanmasak da doğaüstü olayların eğlenceli olduğunu inkar edecek değiliz.
3. senaryo, işte araba kullanırken çuvallayacağım kötü senaryoydu. Kapı bu yüzden açılmasın istiyordum. Derken kapıdaki dilin bozulduğu anlaşıldı. Üst kattaki çelik kapıcı komşu olayı çözmüştü ve ben işe gitmek üzere yoldaydım.
Mutluluğumu sevmediğim bi komşu bozmuştu. Kapı bütün gün açılmasa ne güzel uyurdum. Yoldayken komşu hakkında düşündüm de kapıyı açtığı için değil dünyanın en şeker kızına (kendi kızı) bağırırken duyduğum için ondan nefret ediyordum.
8 Şubat 2010 Pazartesi
''What the bleep (bleep, küfür yerine koyduğumuz biip sesi) do we know? '' da izlediklerim ''What da fuck'' tepkisini bende doğurmayı başardı. Kuantum, pozitif düşünce, beyin olarak birbiriyle etkileşen üç bölüme ayırmak mümkün belgeseli.
Kuantum, üzerine atıp tutabilecek yeterlilikte olmadığım bir konu.
Pozitif düşünce ise çok yaygın, popüler olmasından dolayı aşina olduğumuz bir konu. Kuantumla ilişkilendirildiğinde ilginç bir hale geliyor. Pozitif düşünce belgeseli izlemeden önce geyik uğruna harcayabileceğim bir düşünceyken uygulamasını denemeye başladığım bir konu haline geldi. Olasılıkların fiziğinde her türlü abuk düşünceye bir şans verilebilmeli diye düşündüm.
İlk uygulamam, hayatımdaki önemli olaylarda ve durumlarda en kötüyü görmekten ya da hatalar yapmaktan korkmadığım için önemsiz bir konuda gerçekleşti:
Tavla oynarken işler kötü gidiyordu. 2-0 önde olduğum oyunda arkadaşımın olağanüstü şansıyla 4-2'ye geldi. Kaybettiğim dört oyun boyunca sürekli olarak kazanacağımı söyleyip durdum. Pozitif düşünmeyi tavla üzerinde denememin nedeni bir zarı çok fazla istediğimde çok sık istediğim zarın gelmesiydi. Bunu benim kadar tavla oynamamış birinin anlaması çok zor.
Kaybettiğim dört oyun boyunca oyunu pozitif düşünerek yönlendirmeye çalıştım. Çok iyi zarlar atıp rakibimi isyan ettirmeyi başardım. Ama rakibim pozitif düşünce yolundaki tespitlerimde çok hızlı ilerlememi sağlayacak bir durumu anlamamı sağladı. O, tanıdığım en pozitif adamlardan biriydi. Sürekli güler, şikayet etmez ve hayata dair pek kaygısı yoktur. Adam benim yapmaya çalıştığım şeyi yaşıyordu. Pozitif düşüncelerimiz çakışıyordu!!
Oyun 4-2 ve ben sürekli ''ben kazanıcam, boşuna uğraşıyorsun'' demeye devam ettim. 4-3 oldu. Son oyunda mars olmak üzereyken çift atıp marstan kurtuldu. 4-4. Pozitif düşünce iyiydi. Ama her insanın pozitif düşünce seviyeleri vardı. Bunların çakıştığı durumlarda üst seviye kazanıyordu. Bilgisayar oyunlarında güçlü kahramanın kazanması gibi.
Oyunun sonucu; ben oyunu pozitif düşüncemle çevirdim ama olasılıklar evreninde yaşamamız ve arkadaşımın pozitif düşüncede yılların tecrübesi olması sonucu YENİLDİM. Ama çok da umurumda olmadı.
23 Ocak 2010 Cumartesi
Amores perros'u yıllar önce izleyip çok beğenmiştim. İkinci izleyişimde çok sıkıldım ve benimle birlikte ilk kez izleyen arkadaşım da filmi beğenmedi. O, aynı yönetmenden babel'i izlemişti yalnızca. iki film arasında 7 yıl var. İzlediğim dönemlere baktığım zaman amores perros'tan daha çok zevk aldığımdan eminim ama ikisini bugün izlediğim zaman babel'in daha iyi bi film olduğunu söyleyebilirim. Demek ki neymiş, sinemanın içinde bulunduğu devinimi anlayacak kadar film izlememiz gerekiyormuş. Çok fazla film izlersek eleştirmen zibidilere dönüşebiliriz. Çok az izlersek de amores perros'tan 2010'da zevk alan zavallı bir kişi oluruz.
Sonra kardeşim benimle kağıt oynamak istedi. pişti oynadık yendim ve o sıkıldı. Tavlayı getirdi. İnanılmaz yavaş oynadı bu sefer de ben sıkıldım. Tavla oynarken düşünecek sürem o kadar çoktu ki ben kardeşimle aramızdaki bir farkı farkedip üzülmeye başladım. Ben tavla, poker, pişti vs oyunları 5 yaşımda öğrenmeye başlamıştım ve ilkokula başladığımda bu oyunlarda uzman sayılabilirdim. Bu alışkanlığım büyüdükçe okey, king, batak, 51 vs. oyunları da kapsadı.
Üzüldüğüm nokta ise farklı. Kardeşim benden 13 yaş küçük.. Onun ikinci çocuk olma ve ebeveynlerinin yaşlı olmasından kaynaklanan şanssızlıklarını anlamam tavla oynarken dank etti. Benimle ilgilenildiği kadar onunla ilgilenilmedi ve o bunun farkında değil. İnsanların eşit olamaması cidden üzüyor beni. En azından sevdiklerimin eşit olmasını isterdim. Bu yüzden tavlada bilerek yenildim. Ruh hastalığım enteresan boyutlara ulaştı. Ders çalışmasam mı ??
17 Ocak 2010 Pazar
Dede > Edward
İlkokul 3'e giderken babam ölünce gidip müdürle konuştum. Beni okutucak kimsem yok dedim. Annem de 3 çocuğa bakmak zorundaydı. Ailenin büyükleri tek başına yapamayacağını anlayınca onu kendisi gibi biriyle evermeye karar verdiler. Hem kabullenemedim hem de üvey kardeşimi sevmemiştim. Bigün ona ''kafanı kırarım senin'' dedim; ki kırabilirdim de kuvvetim yerindeydi. Evden ayrılıp amcama yerleştim. Sümerbank'a gidip iş istedim. Bana yaşın küçük dediler. 49km yürüyüp eski evimin orda tanıdıklara yaşımı büyüttürdüm. Geri dönüp Sümerbank'ta işe başladım. Amca kumarbazdı. Ailedeki herkesin parası onun kumarına gidiyordu. Çalışmama rağmen elime geçen birşey yoktu. Ben de ayrılmaya karar verdim. Bi arkadaş da ailesinden bıkmış ben de seninle gelirim diyordu. Birlikte çıktık yola. İki arkadaş daha bize katıldı. Ama üç gün tren beklemek gerekiyordu. Ben tren biletlerini almıştım fakat çocukların aileleri polise haber vermişlerdi ve tren garında aranıyorduk. İstasyonun karşı tarafına atlayıp polislerin gitmesini bekledim. Çitin arkasına karların içine yatmış olanları izliyordum. O sırada arkadaşımı yakaladılar. Diğer ikisi ortalıkta yoktu. Polisler sadece beni arıyolardı o anda. Tren kalkmadan önce üç kere siren çalardı. İkinci çalana kadar bekledim. Sonra koşa koşa trene atladım. Gitmek kolaydı. Ne arayan ne ağlayanım vardı zaten. Trende polisle karşılaştım ama polis tanıdık çıktı ve benden şüphelenmedi. Trenle Mersin'e geçtim. Mersin'de pek iş olmadıpı için Tarsus'a oradan da Adana'ya geçtim. Peynir satan bi adama iş aradığımı anlattım. Onunla bi süre çalıştık. Bi gün fabrikaya satmak için yoğurt hazırladık fakat yoğurt bizden istediklerinden azdı. Usta yoğurda su kattı. Ben de yapma bozucaksın dedim. Fabrikaya götürdüm. Sulu olanı istemediler. Ben de ya hepsini alın ya da satmam dedim. Onlar da almadı :) Ustama anlattığımda; ben şimdi bu kadar yoğurdu ne yapıcam götür bunları ananın bi yerine dök dedi. Ben de ona annem çok uzakta o kadar uğraşmayalım sen karının orasına dökersin dedim. Hesabımı ver ben ayrılıyorum deyince ağlamaya başladı. Ama ben kimseye minnet etmezdim. Düşünmeden çıktım ordan. Sonra simit dağıtmaya başladım sabahları. Orada da uyanıklık yapan biriyle kavga edince gece uyurken battaniyemi yaktılar. O işten de çıktım. Tarlaya çapa yapmaya her zaman adam bulunurdu. Tarsus'ta kürtler birbirlerini çok kolladıkları için onların arasında da barınamadım. Ulukışla'ya dönmeye karar verdim en sonunda. İnsanların kahrı çekilcek gibi değildi. Bilet aldım ama trene yetişemedim. Ben de kızıp yürümeye başladım. Bi tepede oturup güzelce ağladım. Ulukışla'ya döndüğümde bi an yine dellendim atladım trene Kayseri'ye gittim ama pişman olup yine memlekete döndüm. 14 yaşındaydım. Sümerbank'ta tekrar çalışmaya başladım. Babannenle görüşmeye başladık. Ama fabrikada başka kızlarla konuştuğum hakkında dedikodular çıkıyordu. O kızın ablası beni tehdit etti. Güzel güzel konuştum ama sonra tekrar problem çıkardılar. Bana kalsa evlenmezdim çünkü askerlik yapmamıştım. Fabrikadaki dedikodulardan sıkılmıştım. Babanneni kaçırmak zorunda kaldım. 15 yaşındaydı. Fabrikaya girerken ''Benimle gelmek istersen fabrikaya girme düz yürü'' dedim. O da yürüdü. Kaçtıktan sonra bi süre saklandık. Ailesinin rızasını almak gerekiyordu. Polis günlerce bizi aradı. Ama tanıdıklarımız bizi sakladılar. Annesi hiçbir şekilde razı olmuyordu. Babası kabul etmişti. Ablaları da abisi de kardeşi de karşıydı. En küçük kızları oydu. Ablası firavun gibiydi. Abisi demediğini bırakmadı. Ama ben eşimi kimsenin karşısında ezdiricek adam değilim. Kimseden destek almadan sıfırdan hayat kurduk.
Bunları daha önce hiç sormamış olmam eşşeklik diye düşünüyordum. Ama kafamdan aynı anda çok fazla şey geçti. Cesaretine çok şaşırdım önce. Çalışkandı. Sonra dönemin şartları ile bugünü kıyasladım. Yazmaya üşenecek kadar çok fark buldum. Dedemin 3, babannemin 5 kardeş olduklarını biliyorum ama onları aslında çok da sevmediklerini tahmin edemedim. 8 kişinin içindeki karakterki 2 insan birbirini bulmuştu. Aklıma üstün insanı yaratmaya çalışan Hitler geldi. Birbirlerini çok seven, kimseyi takmayan, cahillik boyutunda belki ama yine de cesur iki insanın yaşadığım güne yakışmadıklarını hissettim. Sonra kitabı açtım. Bi kez daha sadece bitirmek için okuduğum için kendime kızdım. Dedemin anlattıklarını düşünürken daha çekilir bi hal aldı kitap.
15 Kasım 2009 Pazar
-kendince- kötü bi not alması onu delirtir mi? sorusu takıldı. Bu vasat bir öğrenciye mümkün değilmiş gibi geliyor ama hazırlıkta İngilizce quizinden arkadaşım 98 aldı diye hüngür hüngür ağlamıştı. Ben de 90 aldığım için sırıtıyodum o anda. Hayat bize bazı misyonlar belirlemiş gibi hissettim bi an. Sanki onun pek dışına çıkılmıyor, sanki özgürlük insanların politik hazlarını tatmin etmek için varolan bi nane.
cuma da 2012'yi izledim. ilk yarının bibuçuk saat sürmesi yıprattı beni bi de mayalardan hiç bahsetmemeleri. 3 saat sinemada geçirilecek bi süre değil bunu da anladım. film arasında evimi özledim. klişeleriny anında bikaç orjinal fikir vardı ama 2012'yi full hd evde izlemekçok akıllıca olurmuş.
25 Ağustos 2009 Salı
Bugün hava bir 20 mayıs gününde ne kadar kötü olabilirse o kadar kötüydü. KPSS denen zibidiliğe başvurma telaşım olmasa balkondan kafamı bile çıkarmazdım. Babetlerle yağmura yakalanmış bir kız gördüm ve üç saniyeliğine onunla empati kurmayı deneyince sıkıntım büsbütün arttı. (neden insanların babet giydiğini de anlayamamışımdır zaten.) Bu tip sıkıntılı atmosferdelerde her zaman olduğu gibi bu işimi halletmem de mümkün olmadı.
***
Havaalnında algılarımın sınırını zorlayan bir meslek kolu var. insanlar ülkemizi ziyarete geliyorlar ve otele gitmek için taksi tutmak yerine araç kiralıyorlar. buraya kadar absürd bi durum yok. uçak çıkışı greeterlar ellerinde kağıtlarla bi saat boyunca gelmelerini bekliyorlar.greeterlar bunları kaçırırlarsa ya da ufak bi aksaklıkta bikaç dakika bekletmek zorunda kalırlarsa bu insanların kaprisini çekmek zorundalar. bunun bi iş olması kafamı karıştırıyor. bi sırt çantasıyla taksiye atlamayıp mercedes bekleyen bi adamın egosuyla ilgili kitap yazabileceğimi düşünüyorum. ve greeter arkadaşlar ne zaman karşılamaya gitseler ben bir kez daha böyle bir iş olduğu için şaşırıyorum.
***
hayat yağlı güreş gibidir, elenseyi hızlı çekemezsen kıspetin içindeki eli hissedersin.
***
Günümüzde günahtan arınmanın yerine suçluluğun sanki bir marifetmiş gibi itiraf edilmesi geçti. Hele bir 'kendimi suçlu hissediyorum' deyin, ne sihirdir ne keramet, cezanızı çekmiş sayıyorlar. (benim olamiycak kadar güzel bi tespit)
***
Diskografisini dinlemek isteyip üşendiğim grupları buraya not aliyim: depeche mode, portishead, black heart procession, çoğunu dinlemiş olsam da tool. depeche mode fragile tension çok güzelmiş.
***
Yaptığım bi hata sonucu yıldız tilbeyi hayatıma dahil ettim. o iki lanet şarkının kafamda dönüp durmasını engelleyen tek şarkının ondkall olması da garip geliyor.
***
10 yıldan fazla süredir tanıdığım arkadaşım Mazhar Alanson'u mazhar elensın diye telafuz edince ne yapsam bilemedim. bir diğer arakdaşım da canpare büsküğsünü yabancı marka sanıp kenpeyr diye istemişti.
***
beni hiç tanımayan insanların benimle her konuyu paylaşabilecekleri kadar yakın hissetmesi durumuna alışamıyorum. bunu sadece tanıdıklarım yapsa iyi olur. evleneciği kızın hayatındaki ilk kadın olacağını söylerken gözlerin parlaması ve benden onay bekleyen bakışlar, yatmadığın bi insanla nasıl evlenebilirsin kontra sorusunu sormamı engelliyor. karşımdakinin moduna girmeyip kendim olmam lazım artık.
14 Ağustos 2009 Cuma
Arp çalan vampir olmak için atıcağım ilk adım bir arp ustası bulmak olurdu ve bunu aramaya 10 yıl harcayabilirdim. Sağda solda göreceğim herşeyi denemek isteyeceğim düşünülürse ustayla büyük zaman aralıklarıyla görüşürdüm. Pek de umurumda olmazdı.
20 Haziran 2009 Cumartesi
kısa film
5 Haziran 2009 Cuma
Terminator 4: Salvation
Terminator 3 faciasından sonra çok heyecanlanarak beklediğim bir film değildi ama izlerken çok keyif aldım. Christian Bale'in kaderinde oynadığı çok iyi filmlerde ikinci planda kalmak var heralde. Prestige'de Hugh Jackman'ın, Batman'da Joker'ın gölgesinde kaldığı yetmezmiş gibi Terminator 4'te de Markus abi rolündeki Sam Worthington'un gölgesinde kalıyor. İyi oynadığı halde her filmde biraz daha gözden düşüyor bence.
Filmi izlemeden önce çok fazla gönderme yapılacağını okumuştuk; hepimiz biliyorduk ama suyu çıkmış. Ben de biliyorum Terminator 2'nin daha iyi olduğunu da McG zibidisi sen daha önce hiç doğru düzgün film çekmemiş bi yönetmen olarak orjinal sahneler ekleyiverseydin fena mı olurdu.
Gönderme faslından sonra esinlenme kısmı var ki spoiler mpoiler dinlemeden yazıyorum: (önemli filmleri ilk gün izleyin)
-Filmin boyunca insanları toplayan robotun sesi Dünyalar Savaşı'ndaki robotla aynı. (O zaman da bu ses beni dehşete düşürmüştü.)
-Filmin başındaki belden aşşağısı kopuk robot Romero'nun zombi filmlerini anımsattı.(Bu ilk filme gönderme ayrıca)
-San Fransisco'daki Skynet merkesi Mordor'a çok benziyor.
-Bunu nasıl yakaladım bilmiyorum ama robotların enteresan versiyonları olması, bizim onları yeni tanımamız, ve bazılarını çok az gösterip geçmesi Cloverfield'ı anımsattı. (Tam açıklayamadım farkındayım.)
-Bunu ben yakadlamadım. Marcus ''Gears of War'' oyunundaki Marcus'a tavırlarıyla çok benziyor ve oyundaki yönlendirdiğimiz karakterin adı da Marcus.
-Direniş geyiği ''Empire Strikes Back'' tadındaydı.
Keşke olmasaydı dediğim sahneler de var filmde. Bijon anahtarı fırlatarak robot kovalama, mototerminatorun sürüklendikten sonra şans eseri uçağın motorunu patlatması, t800 ün Connor'u yakaladığı yerde ümüğünü sıkacağına sağa sola fırlatması gibi...
